(İslamda) Siyaset Kavramı

Aladdin PALEVİ

Siyaset kelimesi, “sase” fiilinden bir masdardır. “Vali toplumda siyaset yaptı” denilirken, valinin iyiliği emrettiği, kötülüklerden de nehyettiği söylenmektedir.[1] Bahru-r Rekaik’te “siyaset halkı dünya ve ahirette kurtaracak yollara irşad etmektir, toplum içinde adap ve maslahatları gözetmek için konulan kanunlardır” denilirken İbn-i Abidin’de buna benzer bir tarif yaparak “siyaset, insanları dünya ve ahirette kurtuluş yollarına irşad etmek maksadıyla onların salahı ve menfaatleri için çalışmaktır” demiştir.

 

Siyaset kavramının irşad manasında olduğu şu hadiste geçmektedir: Ebu Hazin, Ebu Hüreyre’nin Resulullah’tan (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle işittiğini rivayet etmiştir: “İsrailoğullarının peygamberleri onları irşad ederlerdi. Bir peygamber ölseydi başka bir Peygamber yerine geçerdi. Ancak benden sonra Peygamber yoktur. Çok halifeler olacaktır.” Sahabiler “bize ne emredersiniz ya Resulullah” diye sordukların da Resulullah şöyle cevap vermiştir: “Beyatinizi yerine getirin. Allah onların yaptıklarını onlara sorar.”[2]

 

Bilinmelidir ki, İslam’da siyaset, insanların Kur’an ve sünnetin belirlediği ölçüler içerisinde sevk ve idare edilmesidir. Yani idare sahiplerinin Allah’ın vahyi ile hükmederek toplumlarını kurtuluşa, her türlü iyiliğe sevketmeleri ve bütün fesad yollarını kapatarak insanları kötülüklerden men etmeleridir.

 

İslam’da siyasetin temel ilkesi hiç şüphesizdir ki, idare sahiplerinin ancak ve ancak Allah’ın kitabı ve Resulullah’ın sünneti ile hükmetmeleridir. Zira insanların maslahatını esas alan ve onlar için bütün fesad kapılarını kapatan tek kaynak Allah’ın vahyidir. Nitekim bu hususta Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır:

 

“Sizi apaçık olan, gecesi gündüz gibi bir yol üzerinde bıraktım. Bu yoldan ancak helake gidenler sapacaktır. Sizden kim bundan sonra yaşarsa bir çok ihtilaflar görecektir, size düşen benim ve benden sonraki halifelerin sünnetlerine uymaktır. Siz onlara temessül edin ve azı dişlerinizle onlara sarılın.”[3]

 

Allah’ın vahyine dayanması itibarıyla İslam siyaset adalaletin ta kendisidir. Toplum içerisinde adaleti tesis etmesi, bütün hayır kapılarını açarak, her türlü şer yollarını kapatması suretiyle de İslam siyasetinin ayrı bir önemi vardır. Bu önemine binaen alimler “ilimlerin en şereflisi siyaset ilmidir” demişlerdir.

 

Bazı İslam alimleri siyaseti üçe bölmüşlerdir. Şayet siyaset İslamın kanunlarına göre yapılırsa buna adalet siyaseti denilir. Şayet siyasetçiler İslamı tatbik ederlerken zulüm yaparlarsa buna zulüm siyaseti denilir. Şayet siyasetciler beşeri kanunlara göre toplumu idare ederlerse buna da şirk siyaseti denilir.

 

Üzülerek belirtmek istiyorum ki, bir çok İslamî kavramın önemini yitirdiği, istismara uğradığı gibi siyaset kavramı da toplum içinde asli anlamından çok uzaklaştırılmıştır. Zira bugün siyaset denilince ilk akla gelen yalan söylemek, insanları güzel sözlerle kandırmak anlaşılmaktadır. Bununla beraber siyaset kavramı İslami bir kavram olmaktan bütünüyle çıkarılmıştır. Her hangi bir Müslüman’ın “Allah’ın indirdiği ile hükmetmek vaciptir. Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kafirdirler. Allah’ın indirdiği esaslara dayanmayan her beşeri sistem şeytani bir sistemdir” sözüne karşılık insanların hemen “siyaset yapma” diyerek onu susturmaya çalışmaları içinde yaşadığımız toplumda siyaset kavramının ne şekilde tahrif edildiğini göstermektedir. Hatta bu konuda ileri gidenler “dini siyasete alet etme, sen ibadetini yap, Allah’a dua et ve siyaseti ehline bırak” gibi sözlerle tamamen laik bir anlayış sergilemektedirler. Bu anlayışın en çarpıcı görüntüsü ise, devamlı surette dillerde dolaşan “cami ibadet yeridir. Siyaset yeri değildir” söylemidir. Ve üzülerek belirtiyorum ki, bugün bu zihniyetin en belirgin temsilcileri Diyanet İşleri Teşkilatı ve O’nun müftü ve vaizleridir.

 

Bilinmelidir ki, din ile siyasetin birbirinden ayrılması dinî ilkelerin yönetimden uzaklaştırılması düşüncesi 1789’da gerçekleşen Fransız İhtilalinden sonra ortaya çıkmış bir düşünce tarzıdır. Kiliselerin Allah’ın adıyla konuşmaları, kendileri dışında hiç kimseye söz hakkı tanımamaları, kendi düşüncelerine muhalif görüşler ortaya atan mütefekkirlere ve filozoflara hayat hakkı tanımamaları, dinin siyasetten, devlet idaresinden bütünüyle uzaklaştırılmasına sebep olmuştur. Bu atmosferde, büyük bir tepki sonucu olarak meydana gelen halk ayaklanması neticesinde din adına ne varsa reddedilerek laiklik tesis edilmiştir.

 

Laiklik sadece Avrupa’da yaygınlaşmakla kalmamış, laikler kendi düşünce sistemlerini İslam aleminde de meşrulaştırmaya çalışmışlar ve bugün itibarıyla bu çalışmalarında da büyük bir oranda başarılı olmuşlardır.

 

Avrupalılar bu çalışmalarının ilk semeresini 1924 yılında hilafetin kaldırılması ve bütünüyle laik bir anlayışa sahip T.C’nin kurulmasıyla almışlardır. T.C’nin laik bir anlayış üzerine kurulmasından sonra yer yer halk tepkisi olmuştur. Bu tepkiyi durdurmak içinse Diyanet Teşkilatı kurulmuştur.

 

Diyanet teşkilatı, kendisine yükletilen, dini vicdanlara hapsetme görevini, hiç şüphesiz, laik­liğin esaslarına ve prensiplerine uygun bir şekilde yerine getirmiş ve halen hiç aksatmadan bu gö­revini yerine getirmektedir. Daha ilk göreve başlayacakları zaman 657. maddedeki şu yemini ikrar ederek göreve başlarlar:

 

“Türkiye Cumhuriyeti anayasasına, Atatürk ilke ve inkılaplarına, anayasada ifadesi bulunan Türk milliyetçiliğine, sadakatle bağlı kalacağıma, Türkiye Cumhuriyeti’nin kanunlarına milletin hizmetinde olarak tarafsız ve eşitlik ilkesine bağlı kalarak uygulayacağıma, Türk milletinin milli ahlakını, manevi ve kültürel değerlerini koruyup bunları geliştirmek için çalışacağıma, insan haklarına ve anayasanın temel ilkelerine dayanan milli, demokratik, laik bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı görev ve sorumluluklarımı bilerek, bunları davranış halinde göstereceğime namus ve şerefim üzerine and içerim.”

 

 Bunun içindir ki diyanet teşkilatı İslâmi esaslardan birçoğunu örtbas etmiş, gizlemiş, bir çoğunu da çaptırarak asıl anlamlarından saptır­mıştır. Yani diyanet işleri teşkilatı, Yüce Allah’ın dinini, kiraladığı müftü, vaiz ve namaz kıldırma memurları vasıtasıyla açıkça katletmiştir. Bunun için toplumun muvahhid Müslümanları, bu teşkilata cinayet işleri teşkilatı adını vermiş, bu teşkilatın atadığı namaz memuru, müftü ve vaizlere itibar etmemiştir.

 

  Laik sistem tarafından kurulan diyanet iş­leri teşkilatı, felsefesine uygun kişileri, ücret karşılığında, müftü, vaiz ve namaz kıldırma me­muru olarak kiralamış, bunlara görevlerini bildi­rerek halkın önüne çıkartmıştır. Bu görevlilerde kendilerine verilen görev gereği, Kur’an’ın bütü­nünü Arapça okudukları halde, bir kısmını gizleyerek diğer kısımlarının anlamlarını halka ulaş­tırmaya çalışmışlardır. Yani bu görevliler Kur’an’i gerçeklerin bir kısmını aldıkları ücret karşılığında bile bile gizlemişler, halka ulaştırmamışlardır.

 

İşte bu yönlü çalışmaların bir sonucu olarak devamlı surette siyasetin İslam’da olmadığı, siyasetin bir devlet işi olup tamamen dinin siyasetten soyutlanması gerektiği toplum tarafından kabul gören ve alim bilinen kimseler tarafından dile getirilmesi bugün siyaset kavramının istismara ve tahrife uğramasına neden olmuştur. Bu konuda Kur’an’î gerçekler ve İslam alimlerinin apaçık beyanları karşımızda dururken laik sistemin eski müftülerinden olan A. Hamdi Akseki, bütün bu gerçekleri gizleyerek şu şekilde sözler sarf edebilmektedir:

 

  “Din bir devlet işi değil, bir vicdan işidir. Nerede devlet, fertlerin din işleriyle meşgul olmuş ve bunu nizamlamaya kalkmış ise orada bir hu­zursuzluk başlamıştır. Çünkü öyle yerlerde za­manla din siyasete, netice itibari ile de şahsi menfaate alet edilmiş, taassub hakim olmuş, İs­lâm dininin esas vasıflarından biri olan şefkat ve müsamaha ortadan silinerek, yerini zulüm ve ceburruta bırakmıştır.”[4]

 

Aslında bu zavallıların bilmedikleri ya da bilmemezlikten geldikleri nokta İslam dininin Hristiyanlıktan farklı oluşudur. Zira İslam, hem dindir, hem devlettir, hem ibadet hem de siyasettir. İslam dünya ve ahiret işlerini kendi bünyesinde toplayan ve bu ikisini birbirinden ayırmayan bir dindir. İslam’ın devlet işlerinden, siyasetten uzaklaştırılması onu kolsuz kanatsız bırakmaktan başka bir şey değildir.

 

Sonuç olarak, siyaset İslam’ın bizzat içindendir ve kendisindendir. Devlet işlerinin halkın maslahatı için yürütülmesi ve bunun için Allah’ın indirdiği esaslardan zerre kadar taviz vermeden insanlara hükmedilmesi İslam dininin en belirgin özelliklerindendir.

 



[1]Kamus

[2]Buhari-Müslim

[3]Müslim

[4]İslâm fıtri, tabii, umumi bir dindir, 1/576 

Обсудить у себя 0
Комментарии (0)
Чтобы комментировать надо зарегистрироваться или если вы уже регистрировались войти в свой аккаунт.

Войти через социальные сети: